Rekabet hukukunun amacı mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve piyasaya hâkim olan teşebbüslerin bu hâkimiyetlerini kötüye kullanmalarını önlemek, bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak rekabetin korunmasını sağlamaktır. Rekabet Kurumu’nun amacı da işbu korunmanın fiili olarak sağlanmasıdır. Bu doğrultuda Kurum’un, tekelleşen yapıları ortaya çıkarıp işlem yapmak, uyumlu eylemde bulunan ticari işletmeleri tespit edip önlemek, uyumlu eylem sonucunda kartelleşen piyasaları tespit ederek onarmak gibi görevleri mevcuttur. O halde, Türk Hukuku’nda mevcudiyeti sağlanmış ve süregelmiş “Tek Satıcılık Sözleşmeleri”nin (“Sözleşme”) Rekabet Hukuku açısından değerlendirilmesinin yapılması gerekli olmuştur.
Türk Borçlar Kanunu (“TBK”) 26.maddesinde “Taraflar, bir sözleşmenin içeriğini kanunda öngörülen sınırlar içinde özgürce belirleyebilirler.” şeklinde, Türk Hukuku’na hakim olan sözleşme serbestisi belirtilmiştir. Şöyle ki, TBK veya diğer kanunlarca isimlendirilmemiş, özel düzenlenmemiş sözleşmelere isimsiz sözleşme tanımı yapılmaktadır. Tek satıcılık sözleşmesi, kanunda düzenlenen birden fazla sözleşmenin bir araya getirilmesi ile oluşturulduğu (karma sözleşme) veya kanunda önceden düzenlenmeyen bağımsız bir sözleşme (sui generis) niteliğinde olduğu doktrinde tartışma konusudur. Ancak isimsiz sözleşmelerden olduğu kabul edilmiştir. Sözleşme; yapımcı (üretici/ithalatçı) ile tek satıcı arasındaki hukuki ilişkileri düzenleyen, çerçeve niteliğinde ve sürekliliği olan, yapımcının mamullerin tamamını veya bir kısmını belirli bir coğrafi bölgede inhisar olarak satmak üzere sadece tek satıcıya göndermeyi üstlendiği ve buna karşılık tek satıcı da sözleşme konusu malları kendi adına ve hesabına satarak bu malların sürümünü arttırmak için faaliyette bulunmayı üstlendiği, isimsiz bir sözleşmedir.
Bu doğrultuda, tek satıcılık sözleşmesi, münhasır satış hakkı ve tek satıcının rekabet etmeme yükümlülüğü özelliklerini beraberinde getirmektedir. Hal böyle olunca, tek satıcılık sözleşmesinin, belirli bir bölgede satış tekeli sağladığı kabul edilmelidir. Ancak bu durumda, Rekabet Hukuku’nun yasakladığı “tekelcilik” tartışmasının önemi doğmaktadır. Rekabet Hukuk açısından, Sözleşme’nin rekabeti sınırlayıcı etkisi olduğu açıkça görülmektedir. Zira taraflar arasında kurulan Sözleşme sonucunda, tarafların üçüncü kişilerle olan ticari ilişkileri engellemektedir. Misal, tek satıcıya verilen belirli bir alanda faaliyet yapma yetkisini ile o bölgede iş o malları pazarlayan tek kişi olacağından, fiyatların belirlenmesi, hangi kişi veya alanlara satış yapacağını belirleme gibi münhasır yetkileri olacaktır. Bu sebeple, satış tekeli hakkının zaman, yer ve konusu olan mallar bakımından sınırlanması gereklidir. Ancak işbu sınırlamanın sözleşmenin taraflarından birinin ekonomik özgürlüğünü zorlayıcı nitelikte olmaması, ahlaka aykırılık teşkil etmeyecek derecede olması şarttır. [1] Zira, tek satıcı, sağlayıcıdan temin ettiği malların bütün piyasa riskini üstlenerek kendi hesabına ve adına tüketicilere satmaktadır. Söz konusu durumda, sağlayıcının satıcıya nazaran herhangi bir mali riske girmediği halde imal veya ithal ettiği malları pazara ve tüketiciye satışa sunma imkanı bulunmaktadır.
Diğer yandan, satış tekeli hakkının zaman konusunda sınırlanmadığı her durumda ahlak kurallarına aykırılıktan söz edilmemelidir. Zira tek satıcının pazarlama ve sürüm artırma faaliyeti zaman içerisinde meydana geleceğinden, sürenin uzun olması zaten sözleşmenin doğası gereğidir. Sağlayıcının sözleşme bölgesinde başka satıcılara mal satmaması yükümlüğünün bir sonucu olarak, tek satıcı dışındaki üçüncü şahıslara da sözleşme bölgesinde aynı nitelikte malların satışını yasaklama borcu doğurmaktadır. Bunun için sağlayıcı üçüncü kişilerin bu gibi ihlallerini önlemek için imzalanacak sözleşmelere, bu kişilerin tek satıcının tek satış hakkını koruyacaklarına ve satın alacakları malları tek satıcının bölgesinde satmayacaklarına dair bir hüküm konmasını gerekli kılmaktadır.[2]
4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’a (“RKHK”) göre, rekabet kurallarının ana amacı, ekonomik faaliyetlerin yürütülmesi için adil ve eşit koşulların sağlanmasıdır. Bu doğrultuda düzenlenen RKHK’nın ilgili maddesi gereğince, belirli bir mal veya hizmet piyasasında doğrudan veya dolaylı olarak rekabeti engelleme, bozma ya da kısıtlama amacı taşıyan veya bu etkiyi doğuran yahut dolaylı olarak doğurabilecek nitelikte teşebbüsler arası anlaşmalar hukuka aykırı ve yasaktır.[3] RKHK’nın muafiyet sistemine ilişkin maddesinde[4] yer alan şartların tamamının sağlanması halinde, ticari teşebbüslerin aralarında rekabeti sınırlayıcı anlaşmalar, hukuka aykırı olarak addedilmeyecek ve rekabeti sınırlayıcı anlaşma yapma yasağından muaf tutulacaklardır.
Rekabet Kurulu, üretim veya dağıtım zincirinin farklı seviyelerinde faaliyet gösteren teşebbüsler arasında belirli mal veya hizmetlerin alımı, satımı veya yeniden satımı amacıyla yapılan sözleşmeler olarak tanımlanan dikey anlaşmaların, rekabetin artmasını sağlayarak ekonomiye olumlu etkiler yaptığı gerekçesiyle, 2002/2 sayılı Dikey Anlaşmalara İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği’ni (“Tebliğ”)[5] yayınlamıştır. Bu Tebliğ, dikey anlaşmaların rekabeti sınırlayıcı anlaşma yapma yasağından muaf tutulmasının koşullarını düzenlemektedir. Tebliğ uygulanırken göz önünde bulundurulacak hususları açıklamak amacıyla ise Dikey Anlaşmalara İlişkin Kılavuz (“Kılavuz”)[6] yayınlanmış olup, muafiyet sistemi detaylı olarak düzenlenmiştir.
Sözleşme’nin tek satıcının belirli bir bölgede satış yapma tekelini sağlama özelliği nedeniyle tarafların özgürlüklerine çeşitli sınırlamalar getirdiğinden, Sözleşme ile rekabetin engellenmesini yasaklayan rekabet hukuku kuralları arasında sürekli bir uyuşmazlık bulunmaktadır. Tebliğ, 2007/2 sayılı Tebliğ[7] ile değişikliğe uğramış ve Tebliğ ile sağlanan muafiyetin, sağlayıcının dikey anlaşma konusu mal veya hizmetleri sağladığı ilgili pazardaki pazar payının %40’ı aşmaması durumunda uygulanacağı belirtilmiştir. Ayrıca, pazar payı eşiği kuralının ortaya konulmasından önceki dönemlerde, hakim duruma sahip teşebbüslerin (Coca Cola, Efes Pilsen, Frito-Lay gibi) nihai satış noktaları ile yapmış olduğu ve rekabet etmeme yükümlülüğü içeren sözleşmelerden muafiyetleri geri alınmıştır. Pazar payı eşiği sistemine geçilmesi ile birlikte hakim durumdaki teşebbüslerin grup muafiyetinden anında faydalanma ihtimalleri de azalmıştır. 2007/2 sayılı Tebliğ’de grup muafiyetinden yararlanma şartları da belirtilmemiş, dikey anlaşmaları grup muafiyeti kapsamı dışına çıkaran sınırlamalar sayılmıştır.[8] Başka bir anlatımla, Tebliğ’in ilgili maddesinde geçen hususlar dikey anlaşmalarda yer alıyorsa bu anlaşma grup muafiyetinden yararlanamayacaktır.
Bu doğrultuda, Sözleşme gereği malları yeniden satacak olan alıcının, malları satarken uygulayacağı fiyat serbestisi engellenemeyecektir. Ancak taraflardan herhangi birinin baskısı veya teşvik etmesi sonucu sabit veya asgari satış fiyatına dönüşmemesi koşuluyla, sağlayıcının sözleşme konusu mallar için azami satış fiyatı belirlemesi veya satış fiyatını tavsiye etmesi mümkündür.[9] 2007/2 sayılı Tebliğ’de mevcut hallerin dışında, Sözleşme kapsamındaki alıcının mal veya hizmetleri satacağı bölge veya müşterilere ilişkin kısıtlamalar getirilmesidir. Bu bağlamda, hem Tebliğ’de belirtilen hem de muafiyet kapsamında olan istisna hallerden bir başkası da; tedarikçi ile alıcı arasındaki dikey anlaşmaya dayalı yapılacak aktif satışların, sağlayıcının kendisine veya başka bir alıcıya tahsis edilmiş münhasır bir bölge veya müşteri grubu bakımından kısıtlamadır. Zira bu kısıtlama alıcının müşterilerini kapsamaması gerekmektedir. Söz konusu bölgeye veya müşteri çevresine yapılacak pasif satışların kısıtlanmasında ise, Sözleşme’yi grup muafiyeti dışına çıkartan bir ihlal olarak değerlendirilmesi sonucunu doğuracaktır.
Belirli bir bölgeyi veya müşteri çevresine aktif olarak satış yapan teşebbüs sayısının birden fazla olması halinde, o bölge veya müşteri çevresi artık münhasır olmayacaktır. İşbu hali, sağlayıcı, sözleşme bölgesi veya müşteri grubu için kendisinin doğrudan satış yapma hakkını saklı tutarak ya da ilgili bölgeye birden çok dağıtıcı yerleştirerek sağlarsa, aktif satış yasağına konu olabilecek münhasır bir bölge ya da müşteri çevresi artık söz konusu olmayacaktır. Sadece sağlayıcının doğrudan tek satıcının bölgesinde satış yapmasını engelleyen bir sözleşme hükmü, tek satıcı lehine tam bir satış tekeli sağlamayacağından, sözleşmeyle, ilgili bölge veya müşterilere ilişkin tanınan hakkın yanında sağlayıcının diğer dağıtıcılarına veya tek satıcılarına ilgili bölgede veya müşteri çevresinde dağıtım sınırlaması yapması mümkündür.
“Zira, sözleşme bölgesi dışındaki dağıtıcılar tarafından, sözleşme bölgesinde, sözleşme konusu mallarla aynı nitelikteki malların satışı yapılabilir. Bunun sebebi ise, münhasır satış hakkının sadece sözleşmenin tarafları arasında hüküm ve sonuç doğurması ve diğer dağıtıcıların sözleşme bölgesine satış yapmalarını engellememesidir.”[10]
Sözleşme gereği, satıcının tek olmasının yanında tek de alıcı mevcut ise sağlayıcının Kılavuz hükümleri kapsamında “tek alıcıya sağlama yükümlülüğü” söz konusudur.[11] Bu doğrultuda, sözleşme bölgesinde, sözleşme ile belirlenen malları sadece tek satıcıya satmak durumundadır. Diğer bir anlatımla, sağlayıcının tek satıcı ile rekabet etmemesi gerekir. Ancak işbu yükümlülüğü içeren dikey anlaşmalarda muafiyet, tek satıcının dikey anlaşma konusu malları ve hizmetleri aldığı ilgili pazardaki payının %40’ını aşmaması koşuluyla uygulanabilir. Ayrıca, bahsedilen dikey anlaşma muafiyet kapsamında çıkaran şartların da bulunmaması gerekir.
Sonuç olarak, Rekabet Kurulu, yaptığı incelemelerinde, aslen sözleşmenin dikey anlaşmalar kapsamında olup olmadığını değerlendirmektedir. Taraflarca sözleşmeye verdikleri isme veya borçlar hukuku anlamında sözleşmenin nitelendirilmesine ilişkin değerlendirmede bulunmamaktadır. Tarafların tek satıcılık sözleşmesi içerisindeki yükümlülükleri ve hakları düşünüldüğünde, hem tarafların hem de üçüncü kişilerin ekonomik özgürlükleri sınırlandırılabildiği gibi menfaatler dengesi gözetilerek bu sözleşmelerin muafiyet sistemiyle hukuka uygunluğu da sağlanmaktadır. Rekabet Kurul’unun oluşturduğu Tebliğ ile hem tek satıcıları ve sağlayıcıları, hem de sözleşmeye taraf olmayan üçüncü kişileri ve müşteri çevresini korumayı amaçladığı görülmektedir. Bu doğrultuda, Tebliğ ile sınırlamalar öngörülmüş ve sınırlamalara uyulmadığı takdirde ihlal sonucu ile karşılaşılacağı açıkça düzenlenmiştir. Ticari hayatın gerekliliği ve Türk Hukuku’na hakim “sözleşme serbestisinin” bir sonucu olarak ortaya çıkan “Tek Satıcılık Sözleşmesi’nin, Rekabet Kurulu bakımından yapılan tespitler ve düzenlemeler doğrultusunda rekabet hukukuna ilişkin ihlallerin oluşmaması için yeterli zemin oluşturulduğu kanaatindeyiz. Kurul’un yaptığı veya yapacağı denetimler ve incelemelerle de pazarın düzenini korunabileceği, ihlalleri kolaylıkla tespit edilebileceği düşünüldüğünde, tüketicinin veya satıcının aleyhine sonuçlanacağı bir Sözleşme tipi olmayacağı görülmektedir.
[1] Naklen CEVDET s. 36.
[2] KAHVECI/AYDOGDU s. 27-28
[3] 4054 sayılı RKHK 4.maddesi
[4]4054 sayılı RKHK 5. maddesi
[5] 14.07.2002 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 24815 numaralı Tebliğ
[6] 09.09.2015 tarihli Dikey Anlaşmalara ilişkin Kılavuz
[7] 25.05.2007 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 26532 numaralı Tebliğ
[8] 25.05.2007 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 26532 numaralı Tebliğ’in 4. Maddesi
[9] 25.05.2007 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 26532 numaralı Tebliğ 4/A
[10] Özge Bosnalı, Naz Çağıl Okutan, Başak Yurttaş; Exclusive Distribution Agreement under Turkish Law and its Evaluation in Terms of Competition Law, Part 6
[11] Tek Alıcıya Sağlama Yükümlülüğü: Sağlayıcının, sözleşme konusu malları veya hizmetleri, kendi kullanımı veya yeniden satışı amacıyla Türkiye içerisinde, sadece bir alıcıya satmasına yönelik doğrudan veya dolaylı bir yükümlülüktür. Kılavuz, s. 47.
